Philadelphia Deneyi

www.zamandayolculuk.com sitesinde yayınlanan Çetin BAL ve Uğur ÖZKANBAŞ’ın  “Philadelphia  Deneyi” konusundaki  fikir ve görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

1930’lu yıllarda Amerikan hükümeti bilim adamlarından gemilerin radarlarda görünmemesini sağlayacak bir yöntem geliştirmelerini ister. Başkanlığını Nikola Tesla’nın yaptığı bir grup bilim adamı bu isteği gerçekleştirmek üzere işe koyulurlar…

Yaklaşık 10 yıllık bir çalışmanın sonunda proje deneme aşamasına gelir. Deneyde Amerikan donanmasında görevli küçük bir destroyer olan Eldridge adlı gemi kullanılacaktır…

Gemi, jeneratörler, vericiler, güç yükselticiler, modülasyon devreleri ve elektromanyetik alan oluşturmaya yarayacak araç gereci içeren tonlarca ekipmanla donanır…

22 Temmuz 1943’te saatler 09:00’ı gösterirken elektromanyetik alan jeneratörleri çalıştırılır. Eldridge’in etrafını önce yeşil bir duman kaplar. Gemiyi bu dumanın ardında görmek imkânsızlaşır. Alıcılar geminin kuvvetli bir elektormanyetik alanla çevrelendiğini göstermektedir. Duman çekildiğinde ise deneyin istenenden daha başarılı olduğu anlaşılır. Çünkü Eldridge sadece radarlardan değil, mürettebatıyla beraber “gözden de” kaybolmuştur!

Amerikan hükümeti ve deniz kuvvetleri elbette ki böyle bir deneyin ya da projenin varlığını asla kabul etmiyor. Tüm bunların asılsız, hayal ürünü iddialar olduğunu savunuyor. Ancak diğer taraftan da görgü tanıklarının ifadeleri var. Zaten deney hakkında bilinenlerin çoğu da bu tanıkların ifadelerinden sağlanmış.

Şimdi başa dönelim ve hikayemizin ayrıntılarına bakalım. 1933 yılında Roosevelt ABD’nin başkanı oldu ve hemen ardından eski dostu ve dünyanın sayılı bilim adamlarından Nikola Tesla’yı Washington’a davet ederek ondan devlet adına bazı projeleri yürütüp yürütemeyeceğini sordu.

Yanıt olumluydu. Başkan ona Gökkuşağı Projesi şeklinde bilinen projeden söz etti. Tesla bu proje üzerinde çalışmaya başladı. 1936’ya gelindiğinde Tesla önemli gelişmeler kaydetmiş hatta insansız bir gemiyi gözden kaybedip sonra da geri getirmeyi başarmıştı.

Ancak yetkililerin deneyin insanlı olarak yapılmasında ısrar etmeleri ve Tesla’nın da insanlara zarar gelmeden bu deneyin yapılmasının olanaksız olduğu noktasında başlayan görüş ayrılıkları sonunda Tesla’nın son aşamada projeden ayrılmasıyla sonuçlandı. Bundan sonra projenin idaresini Dr. John von Neumann devraldı.

Donanma, özellikle Almanlara karşı bir an önce ezici üstünlük sağlamak kaygısını taşıyordu. Bu üstünlüğü sağlamanın ise görünmezlikten geçtiği düşünülüyordu. Arzu edilen gemilerin “radarlara” görünmemesini sağlamaktı. Fakat sonuç beklenenden çok farklı oldu.

Amerikan hükumeti için çalışan bilim adamları arasında dünyanın en büyük dahilerinden biri olarak gösterilen ve Nazi Almanyasından kaçıp ABD’ye sığınan Albert Einstein da vardı.

Philadelphia Deneyi’nde en büyük katkılardan birinin Einstein tarafından sağlandığı düşünülmekte. Özellik Einstein’ın “Birleşik Alan Teorisi”nin deneyi başarıya ulaştıran faktör olduğu sanılıyor.

Einstein bu teorisini 1925-27 tarihleri arasında Prusya’da yayımlanan bir bilim dergisine göndermiş ancak tamamlayamadığını düşünerek geri çekmiş. Einstein’ın ileriki yıllarda teorisini tamamladığı, ancak bunun savaş sırası ve sonrası hükümetlerce gizlenmiş olabileceği tahmin ediliyor. Biz şimdi gelelim ilk deneyin ayrıntılarına.

Haziran 1943’te deney için seçilen USS Eldridge’e elektormanyetik alan oluşturucu donanım yüklendi ve gemi Philadelphia Deniz Üssü açıklarında deneye tabi tutuldu. Deney sırasında yeni mürettebat da gemide bulunuyordu.

Deneye ticari bir gemi olan Andrew Furuseth’in mürettebatı da tanıklık etti. Andrew Furuseth’in özel bir yeri var, çünkü deney hakkında bugün bilinenlerin çoğunu bu gemide görev yapmış olan Carlos Allende’nin anlattıklarından biliyoruz.

(Allende, 50’li yıllarda UFO araştırmacısı Morris Jessup’a yazdığı mektuplarda yaşadıklarını anlatmasaydı belki de bu olaydan hiç haberimiz olmayacaktı. Ve küçük bir not daha: Jessup 1959’da intihar etti. Ne ilginç değil mi?)

22 Temmuz 1943’te şalterler kaldırıldı. Geminin gözden kayboluşuna kadar olanları biliyorsunuz. Ondan sonra olanlar da oldukça ilginç.

15 dakika sonra şalterlerin indirilmesi emredildi. Yeşil duman yeniden belirdi ve duman çekilirken Eldridge yavaş yavaş yeniden materyalize oldu. Ancak bir şeylerin ters gittiği hemen anlaşılmıştı. Gemiye iletilen telsiz mesajlarına yanıt gelmiyordu.

Gemiye çıkıldığında mürettebatın hiç de iyi durumda olmadığı görüldü. Bir bölüm mürettebat yaşadıkları korku dolu dakikalarda gemiden aşağı atladı (Gemiden o anda atlayanların hiç birinin cesedi bulunamadı). Sağ kalanların çoğu akıllarını kaçırmıştı.

5 asker geminin metal gövdesi ile kaynaşmıştı! İkisinin elleri çelik gövdenin içine geçmişti. Ellerini keserek adamları kurtardılar ve yerine protez eller taktılar.
Normal durumda olan mürettebatın ileriki zamanda olağan üstü şeylerle karşılaştıkları rapor edilmiştir.

Bulundukları yerde birden yokolup başka bir yerde görünebiliyorlardı.
Duvarların içinden geçebiliyorlardı.
Bir çoğu bu duvarların arasına sıkışarak can verdi.
Birden bire taş kesilip bir başkası onlara dokunana kadar öyle kalanlar vardı (Boyutlar arasında sıkışıyorlardı).
Bunun yanında doğa üstü güçlere sahip olanlarda vardı.
Sağ kalan adamlar asla tam anlamıyla düzelemediler. Akıl sağlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle de ordudan uzaklaştırıldılar.

Donanma bu personeli topyekun emekliye sevk ederek gemiye yeni personel atadı. Bilim adamlarına da sadece radar görünmezliği istediklerini, optik görünmezliğe gerek olmadığını bildirdi.

28 Ekim 1943’te ise Eldridge üzerinde ikinci deney gerçekleştirildi. Saatler 17:15’i gösterirken elektromanyetik jeneratörler yeniden çalıştırıldı. Gemi bir kez daha hemen hemen tamamen görünmez oldu. Sadece gövdesinin ana hatları seçilebiliyordu.

Bir kaç saniye süresince işler yolunda gider gibiydi ki ansızın gözleri kör edebilecek kadar güçlü mavi bir ışık patlaması meydana geldi ve gemi gözlerden tümüyle kayboldu.

Şimdi duyduklarınıza inanmayacaksınız belki ama Eldridge, bir kaç saniye sonra, 600 kilometre ötede, Norfolk açıklarında yeniden maddeleşti.

Norfolk’ta bir kaç dakika boyunca görülür durumda kaldıktan sonra tekrar görünmez oldu ve saniyeler içinde Philadelphia Deniz Üssü açıklarında yeniden belirdi.

Elektronik kamuflajı gerçekleştirmeye çalışan bilim adamları koca bir gemiyi, mürettebatı ile birlikte ışınlamış ve sonra da geri getirmişlerdi. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi ABD hükümeti asla böyle bir deneyin yapıldığını ya da projenin yürütüldüğünü kabul etmedi.

Donanmaya göre Eldridge, sözü edilen tarihlerde Philadelphia’da bile değildi. Deneyin yapıldığı günlere yakın bir tarihte, yine enteresan bir yerde, Bermuda Şeytan Üçgeni’nde eğitim amaçlı olarak bulunduğu açıklandı. Eldridge daha sonra Yunanistan’a satıldı ve 90’lı yıllara kadar da ‘Leon’ adıyla hizmette kaldı.

BOLUM – 2

Çetin Bal: Philadelphia deneyinde kullanılan temel teknik Manyetik Rezonans tekniğidir. Philadelphia deneyinin etkileriyle ortaya çıkan elektromanyetik alanlar vektörel değildir. Aksine skaler unsurlardır. Skaler elektromanyetik alanlar (scalar wave) birbirini dik açılarda kesen elektriksel ve manyetiksel alanlara (E ve B alanları) kasten engel olma / bu alanları iptal etme yada yeniden alanları açmak şeklinde bir yöntemle elde edilebilirler. Bir elektronik teknisyeni DC ve AC alanlar arasında hayli farklılık olduğunu bilir. Duran, çarpan ve dönen rotasyonlu alanlar ELF dalgaları ve sabit dalgalar gibi. Philadelphia deneyine ait bu kapsamlı teori voltajlar ve akımlar, güç seviyeleri, frekanslar, dalga şekilleri, dalga vuruş genliği / sinyal genliği, devirli dalgasal atmalar bilgisini oldukça geride bırakan bir uygulama olmuştur. Bu deneyde karıştırılmış dönen ve çarpan alan güçleri işletilmek istenmiştir. Bu ise  geçici bir süreliğine de olsa boyutsal kapıların açılmasına neden olmuştur. Philadelphia deneyinde kullanılan bobin sistemleri Çekim Rezonansı Bobinleri ( Rezonant Gravity Coil ) adıyla anılmaktaydı. Deneye katılan Nikola Tesla AC akım alanları ve kendi yaptığı TESLA BOBİNİ konusundaki uygulamaları denetlemek için ordaydı. Albert Einstein ise deneysel düzeneklerin ortaya koyacağı kuramsal sonuçları tetkik etme ve inceleme amacıyla deneye katılmıştı. Einstein deneye Birleşik Alan Kuramı ve Genel Görecelik kuramlarındaki “eğri uzay -zaman” konusuna dair olan ön görülerinden dolayı  katılmıştı. Einstein yaklaşımına göre radar dalgalarına karşı görünmezlik şöyle açıklanıyordu:
[Eğer bahsi geçen çok büyük ve çok güçlü devasa nitelikteki elektromanyetik dalgalar uygun şekilde bir araya getirilirse uzay/zamanın eğrilip bükülmesi mümkün olabilir. Bu geometrik eğrilik bir çeşit kütleçekimsel mercek etkisi yaratacağından ve gemi bu eğrilmiş alan içerisinde kalacağından dolayı düşman radarları tarafından gönderilen her türlü radar sinyali, ışık ve radyo dalgaları gemiye çarpmadan yada çarpsa bile  geminin çevresinden dolaşarak saptırılacaktır. Bu saptırılan dalgalar ya gemiyi radarda görünmez yapacaktı yada gemiyi asıl bulunduğu noktanın daha ötesinde bir noktada gösterecekti. Yani düşman radarında alıgısal bir yanılsama ve serap etkisi oluşturulacaktı. Radar yanılsaması!! Fakat deneyin sonucu beklenenin dışında olaylar zincirinide beraberinde getirmiştir. Hedeflenen sadece basit bir radar görünmezliği iken gemi gözlemcilerin şaşkın bakışları arasında fiziksel olarak ortadan tamamıyla yok olup  saniyeler içinde diğer bir noktaya  transfer edilmiştir.]

Geminin içerisine  birbirine dik açılarda yerleştirilmiş 4 tane Manyetik  Bobin  konmuştu. Bu manyetik bobinler çevresinede halka biçimli toroid sarımlı bobinler yerleştirilmişti. Bu bobinlerin görevi gemiyi saran 70 Tesla’ lık elektromanyetik güç alanlarına ek olarak 10 Mhz lik bir başka alanı bu alan içerisine karıştırarak modüle edilmiş kontrol edilebilir bir alan gücü meydana getirmekti. Sisteme AC elektrik jeneratörleriyle 150 Kilowat gücünde  akım verildiğinde bobinlerin konumlanış açılarıda dikkate alındığında ortaya tüm sistemi içerisine alan birbirini tamamlayan birbirine devreden rezonans halindeki elektromanyetik bir girdap (vortex) çıkar. Birbirini tamamlayan ve birbirine etki eden bu dönüşümlü rezonans alanları elektrik ve manyetik alan vektörlerini bir dördüncü boyut doğrultusundan 90 derecelik bir açıda dik kesen gravitasyonik (çekimsel) bir tünel düzlemini açığa çıkarmış olur.

Yani Einstein’ın Birleşik Alanlar kuramı dahilinde diyebiliriz ki; Bir bobinde yaratılan ELEKTRİK ALANI kendisine dik bir MANYETİK ALAN yaratır. Bu alanların her biri, evrenin bir düzlemini temsil etmektedir. Oysa evrenin üç düzlemi vardır. Demek ki bir üçüncü alan daha olacaktır. Bu da bir başka boyuta doğru kapı açan GRAVİTASYON ALANI’dır. Eğer bir bobinde birbirini dik kesen elektrik ve manyetik alanlar yaratılırsa ve bu alanların yoğunluğu yani elektromanyetik dalga amplitüdü/genliği yükseltilirse belki rezonans kanununa göre evrenin kayıp düzlemi olan bu üçüncü alanıda açığa çıkarmak mümkün olabilir.

Uğur Özkanbaş: Aşırı yoğun manyetik alanlarla yüklenen gemi bu aşırı manyetik alanların aniden kesilmesiyle fasılalı olaraktan dönüşümlü yüksek frekans alanlarıyla modüle edildi. Bu arada tekrar manyetik alanlar indüklendi. Birbirini açıp kapatan bu alanlar birleşerek iç uzay tüneline doğru bir kapı açtı. Bu uzay/zaman tüneliyle rezone olan gemi bu tünel boyunca hareket ederek Norfolk limanında ortaya çıktı.

Gemi üstünde indüklenmiş manyetik alanlar oluşturuldu. Gemi bu indüklenmiş manyetik alanlar içerisine sarıp sarmalanmıştı. Burada yanlış olan şey ve deneyin felaketlere yol açmasının sebebi AC ve DC akım alanlarının yüksek frekans alanlarıyla birbirine karştırılmasıydı. Diğer bir ifadeyle AC ve DC’de farklı dalgaların karıştırılması sonucu deney kontrol altından çıkarak mürettebat üzerinde’de bir dizi felaketlere yol açan yan ekileri ortaya çıkarmıştır. Bu duran ve çarpan skaler(scalar fields) alanlar biribiriyle karıştırılmak istenince gemi ve mürettebat üstünde istenmeyen yan etkiler ortaya çıkmıştır. Bu manyetik alanlar çekirdeksiz bobin sarımlar kullanılarak üretilmişlerdir. Bu bobinlerin her biri birbirlerine 90 derecelik dik açılarda konumlandırılmışlardır. Gemiyi saran manyetik alanın yoğunluğu yaklaşık 50 ila 70 TESLA arasında bir değere tekabül etmekteydi. Eğer Hastanelerde kullanılan Manyetik Rezonans Görüntüleme cihazının 0,5 ve 1 TESLA gibi değerleri kullandığını göz önüne alırsak Philadelphia deneyinde kullanılan manyetik alan yoğunluğunun hatırı sayılır derecede güçlü bir alan olduğunu düşünebiliriz. Deneyde speküle edildiği gibi 6L6 Radyo Frekans amplifikatörlerinin kullanıldığını kabül edersek bu manyetik alan yoğunluğunun yaklaşık 10 Mhz‘lik bir frekans aralığında olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 10 Mhz 6L6 radyo tüblerinin en verimli çalıştığı frekans aralığıdır.  

Bobinler şekilde görüldüğü gibi birbirine dik açılarda yerleştirilir. Sistem çalışmaya başladığında tüm bobinler arasında alansal bir rezonans etkisi gözlemlenir. Alan enerjisi tek bir birleşik döner alan girdabı meydana getirir. Bu meydana gelen alan yerçekimsel bir hortum gibi gemiyi içerisine çekerek tünelin diğer ucuna doğru sevk eder. Aşağıdaki şekilde kendi uzayımız içerisindeki iki uzak nokta arasında gerçekleşen mekansal transfer işlemi görülmektedir.

Çetin Bal: Zaman içinde yolculuk için bir tünel etkisi yaratmak istiyorsak çekimsel tüneli yaratan alansal enerjinin frekanslarını belli bir eşik değerinin üstünde (ışık hızı) bir kuantum enerji düzeyine yükseltmeliyiz. Bu işlemi de manyetik bobinleri çevreleyen toroid sarımlara uygulanan Radyo Frekans alan enerjisinin “f” değerini 10 Mhz ‘den 12,3 x10* (22) Hz gibi bir frekans değerinin üstüne yükselterek yapabiliriz. Bu türde bir elektronik düzeneğe “Sıfır zaman jeneratörü” ( Zero Time Generator )’de denebilir. Çünkü gemi bir bir üst uzaya/hyper mekana geçerek kendini bir sıfır zaman referansı içerisine dahil etmektedir. Gemideki elektronik düzeneklerce yaratılan yüksek yoğunlukta ve şiddette ki manyetik rezonans girdabları/vorteksi uzay-zamanın alışıldık boyutları üstünde çarpıcı biçimde bir bozulma meydana getirecektir. Bu yoğun elektromanyetik ortamda uzay-zamanın geometrik kafesi eğriltilip bükülerek uzak zaman ve uzay mesafeleri iç uzay tünelinde bir adımlık mesafelere dönüştürülür. Buna uzayın yürütülmesi etkisi de denebilir. (Warp drive/wormhole technology) 

Eğer Philadelphia deneyinde geminin bir noktadan diğerine ışınlandığını varsayarsak bu ışınlama etkisi gemi çevresinde yaratılan yüksek yoğunluklu elektromanyetik nitelikteki radyo frekans alanları sayesinde mümkün olmuştur. Uzaydaki mesafeleri geometrik bir şekilde büküp bitiştirebilmek için mesafelerle doğrudan ilintili olan zaman akımına müdahale etmemiz gerekir. Bobinlerde serbest kalan indüklenmiş yoğun radyo aktif enerji alanları doğal zaman akımını sekteye uğratarak zaman ve uzayda asimetrik bir eğrilik meydana getirdiğinde gemi iç uzay düzlemi boyunca yerçekimsel bir tünel ucu yaratarak o yönde kendini hareket ettirecektir. Zaten yerçekimsel yoğunluktaki bu radyasyon alanları bu yoğun alan içerisinde kalan tüm uzay hacminin zaman akım hızını frenleyeceğinden dolayı gemi birden görünmez olacaktır. Yani gemi zamansal bir faz farkı içerisine girerek bizim zaman frekanslarımızın harmonik bir frekans aralığı içerisine doğru zaman frekanslarını değiştirerek ortadan kaybolacaktır. Bu bizim uzayımıza ait ana zaman dalgasını harmonik bir salınım yapacak şekilde kaydırarak görünmezliğe neden olan doğal olmayan suni bir zaman perdesi oluşturmak gibi bir şeydir. Bu şekilde bir zaman kayması etkisiyle doğrudan kendi geçmiş ve gelecek zaman frekanslarımız içerisine giremeyiz. Bu sistemi bir zaman makinesine çevirebilmek için bobinlerde üretilen radyo frekans enerjisini f =12,3x 10*  (22)Hz lik frekans duvarının üstünde bir hızla titreştirmemiz lazım (Bu ışık hızı duvarın ötesinde bir titreşim bandına geçmeyi ifade eder). Böylece Philadelphia deneyinde kullanılan sistemi bir Zaman Makinası haline getirebiliriz. Bu durumda gemi kendi uzayını terkederek bir üst uzay mekanına geçiş yapmış olur.

ZAMANDA IŞINLANMA

Skaler dalga (Scalar Wave): Bir skaler dalgada yön ve doğrultu aranmaz. Bu tür bir elektromanyetik dalgada yoğunluk yani alansal şiddetin büyüklüğü söz konusudur. Elektromanyetik dalganın şiddeti yani amplitüd’ü vektörel bir büyüklük değil skaler bir büyüklüktür. Philadelphia deneyinde gemiye yerleştirilen bobinler sayesinde yaratılan skaler alanların açılıp kapatılmasıyla gemi bilinen boyutsal mekandan sıyrılarak bir diğer iç uzay mekanına geçmektedir. Alanlar iptal edildiğinde gemi tekrar kendi boyutunda ortaya çıkmaktadır. Geminin görünmez olma ve tekrar belirme hadisesi içerisinde iç uzay boyunca mekan içerisinde daha uzak bir noktaya transfer edilmesi, iptal edilen ve yeniden meydana getirilen küresel skaler alan enerjinin asimetrik bir şekilde kaydırılmasıyla mümkündür. Böylece gemi iç uzay boyunca o yönde yerçekimsel bir potansiyel altında harekete zorlanmış olacaktır.

Zaten yeteri güçteki skaler dalga yoğunluğu, içerisine girdiği uzay/zaman matriksini (kalıbını) distorsiyona uğratarak yeniden düzenleyecektir. Sıfır nokta enerjisi (Zero Point Energy) dediğimiz kuantum vakum potansiyeline ait serbest enerji havuzu dalgaları düzensiz kendi başına buyruk dalgalardır. Bizler bir nevi gemiyi içerisine alan ve bu bobinler arasında tutulu vaziyette olan skaler tip “manyetik rezonans dalga alanlarıyla” kuantum vakum dalgalarınıda  manyetik rezonans yöntemiyle kontrol altına alıp bobin alanları içerisine dahil ediyoruz. Böylece bu alanlara bağlı uzay/zaman matriksinide istediğimiz gibi değiştirebilme imkanına kavuşmuş oluyoruz. Bu kontrollü vakum enerjisi (sıfır nokta enerjisi) tek bir alan rezonansı bünyesinde tek bir alan yapısı haline getirildiğinde gemiyi içerisine alan bu kontrol altındaki “hologramik elektromanyetik havuz” artık elektrik-manyetik ve gravitik alanların birleştiği bir elektrogravitasyonel alan dalgası halini alır. Bu açıdan bakıldığında vakum enerjisinin yoğunluğunu değiştirerek uzay/zaman eğrisini esnettiğinden, eğip büktüğünden dolayı skaler dalga(skaler wave) bir gravitasyonel dalgadır. Geminin bir noktadan diğer bir uzay yada zaman noktasına transfer olması, iç uzay boyunca bu gravitasyonel dalga atımı üstünde sörf yaparak kayması anlamına gelir (solucan deliği etkisi).

Skaler dalga bir yerde Tesla dalgası yada elektrogravitasyonel dalgalar olarakta yorumlanmaktadır. Bu bağlamda Nikola Teslanın bir sözü geliyor aklıma.”Nikola Tesla, bir demecinde  elektromanyetizmin zaman yolculuğunun anahtarı olduğunu belirtiyordu. (Fenomen dergisi sayı:8sayfa:29) “Teslanın bu ifadesi bence oldukça anlamlıdır.
Çetin Bal: Philadelphia ve Mountauk projesinin teknik sistemlerinin teorik temeli ‘zamanın bir dalga olması’ kuramını esas almaktaydı. Bu proje çerçevesinde “zaman” bir dalga yapısı olarak görülmekteydi. İleri ve geri olmak üzere iki zaman dalgası vardır. Ve zamanın bu dalga yapısı yüksek güçteki radyo frekans alanları ile sekteye uğratılarak zaman ve uzayda bir çatlak yaratılabilir. Yani zaman eğilip bükülebilir… Kısaca bu deneylerin ileri safhalardaki öngörüsü buydu! Zamanın dalga teorisi bir açıdan zamanı “elektromanyetik kuvvetlerin gösterisi” olarak görüyor ve bu da, onların yardımıyla zamana etki edilebilir, demek oluyor. Bu görüşe göre bu teoriye dayanan bir makina kolay kurulabilir. Yani sonuçta zaman akımı elektromanyetik bir sürece bağlı fenomenolojik bir etkinlikse yine benzer bir etkinlik dalgasıyla zaman akışı sekteye uğratılarak saptırılabilir. Hakkında onlarca kitap, makale yazılan ve speküle edilen bu deneyler (Montauk ve philadelphia deneyi) gerçek dışı bir söylentide olsa, hayal mahsülüde olsa bu konulara dair spekülasyonların ötesinde ciddi bir bilimsel araştırma yürüten bizim gibi bilim insanları deneyler dahilinde bahsedilen kuramsal bakış açılarının son derece mantıklı olduğunu kabül etmek zorundadırlar. Yani deney bir açıdan olasıdır.

Arastırmacı yazar C. F. Berlitz, “Without A Trace” (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup’un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptıgı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz’in, Philadelphia Deneyi’nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine şu cevabı vermiştir:

“Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromanyetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu. Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir değişmedir. Yani, Dünya’lar içinde başka Dünya’lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceginden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir. Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir.”

Referans :

www.zamandayolculuk.com

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir